1. Franz Kafka (1883 – 1924) & Milena Jesenská (1896 – 1944)

Dünya Edebiyatı’na damga vurmuş Franz Kafka anadili olan Almanca ile yazardı yazılarını. Milena, bunları Çekçe’ye çevirmeye başlamıştı. Tanışmaları da bu sebeple olur. 1920’de Kafka verem olduğu için Meran’da dinleniyordu. Milena Viyana’daydı. Birbirlerini görmeden mektuplaşmaya başladılar. Dostça başlayan mektuplaşmalar kısa bir süre sonra tutkulu bir aşka döndü. Aslında bu aşk yalnız mektuplarda kaldı. Üç yıl sürdü mektuplaşmalar. İki ya da üç kez buluşabildiler. Kafka her buluşmadan sonra büyük bir günah işlemiş sanır, suçlu görürdü kendini, tiksinir, üzülür gene de özlerdi. Milena o sıralarda evliydi. Kafka da nişanlıydı. (Kafka bir kızla iki kez olmak üzere üç kez nişanlanmıştır.) Kafka’nın son ilişkisi ise Dora Diamant adında bir çocuk bakıcısıdır.

Franz-Kafka-ve-Milena-Jesenska

Franz Kafka ve Milena Jesenska

“Seni sevdiğime göre, evet, seviyorum seni, anlayışı kıt kız, için rahat etti mi? Koca deniz, dibindeki küçücük taşı nasıl severse, benim de sevgim öylesine yığılıyor üstüne. Tanrı isterse, o küçük taş ben olurum bir gün, yeryüzünü de seviyorum demektir, sol omzunu da, hayır sağ omzundu önce, canım isteyince öperim de onu, aç biraz omzunu, n’olur? Sol omzun sonra gelir; sonra ormanda üstümdeki yüzün, gene ormanda aklımdaki yüzün ve çıplak göğsünde dinlenen başım. “Biz tek insan olduk bile” demekte haklısın, korkmuyorum da bundan ötürü, tersine, bu benim tek mutluluğum, tek böbürlendiğim şey, yalnız olmana da yüklemiyorum bunu. Sana borçluyum bunu Milena, onun için yanında çok rahat ve çok rahatsızım, onun için yanında çok çekingen ve çok özgürüm; bunu anladıktan sonradır ki, bütün öteki yaşamıma boş verdim. Gözlerime bak! Şu son satırlara delice bir şey katmak isterdim, çılgınca bir kıskançlık, ama sevin, korkma, yendim bu isteğimi.”

2. Victor Hugo (1802 – 1885) & Juliette Drouet (1806 – 1883)

Victor Hugo salt yazdıkları ve söyledikleriyle değil, aşklarıyla da ünlüdür. Karısı ve sevgilisi anlamasınlar diye, çapkınlıklarını İspanyolca kodlarla yazardı not defterine, örneğin cinsel beraberlik çan çalmaktı onun lügatında. Hugo’nun yaşamında vazgeçemeyeceği iki büyük aşk vardı: Karısı Adele ve elli yıl boyunca sevdiği Juliette Drouet.

İki kadın birbirlerini kabullenmişlerdi. Hatta Adele, diğer geçici ilişkileri de sineye çekmişti. Hugo, 1833’te Juliette Drouet ile beraber olmaya başladığında 11 yıllık evliydi ve Notre Dame’ın Kamburu ile çoktan dünya çapında ün kazanmıştı. Bir artist olan Juliette Drouet, daha önceleri de ünlü ve zengin erkeklerin metresiydi. Victor Hugo ve Juliette birliktelikleri süresince Yıldönümü Kitabı adını verdikleri kırmızı bir defter tutarlar. Bu deftere her yıl 16 Şubat 1833 tarihindeki ilk aşk gecelerinin yıldönümünü anmak için bir metin yazarlar. Juliette çok kıskançtı, onu da defalarca aldatmıştı ama çamaşırcılığını yapan hizmetçisi 23 yaşındaki Blanche Lanvin’i baştan çıkardığında artık dayanamamış, 67 yaşındaki Juliette onu terketmişti, üstelik de nereye gittiğini belirtmeden.

Victor-Hugo-ve-Juliette-Drouet

Victor Hugo ve Juliette Drouet

1873 yılı Eylül’ünde 71 yaşındaki Victor Hugo, Juliette’nin ayrılık mektubunu okuduktan sonra tek sözcük yazdı not defterine: “Felaket.” 20 Eylül’de “Bütün gün, umutsuz arayışlarla geçti” diye yazdı defterine. 21 Eylül notu, “Ruhum gitti.” Dört bir yana telgraflar çekiyor, mektuplar yazıyordu: “Ölmek istiyorum. Yüreğim kapkara. O yanımda değil artık. Işık yok. Üç gündür ne bir lokma yedim ne bir yudum su içtim. Falcılara gidiyorum, muğlak şeyler söylüyorlar. Ne olacağım ben?”

23 Eylül akşamı, arkadaşı Berru’den gelen bir telgraf’la Juliette, Brüksel’de olduğunu öğrendi. Hugo, arkadaşından Juliette’i dönmeye ikna etmesini istedi. 26 Eylül’de Juliette döndü. İki sevgili barıştılar. Hugo not defterine “Kabus haftası geçti…” diye yazdıktan sonra ekledi: “Çekmecesinde hamiline mahsus 120 bin Franklık bono vardı. Birine bile dokunmamış. Brüksel’e gitmek için, terzisinden 200 Frank borç almış. Canım Juliette!” Hugo, aşkı Juliette’e o çamaşırcı parçası Blanche’ı bir daha görmeyeceğine, kendi oğlunun başı üstüne yemin etti. Tabii ki kavuşmalarından iki gün sonra ise yine Blanche’ın kollarındaydı. Juliette ölene kadar, on yıl daha birlikte yaşadılar.

“Hatırlıyor musun sevgilim? İlk gecemiz bir karnaval gecesiydi, 1833 yılının Büyük Perhiz’i arifesiydi. Tiyatrolardan birinde bir balo vardı; aslında gitmek zorundaydık ama kaçırmıştık ikimiz de. (Yazmaya güzel dudaklarından bir öpücük almak için ara veriyor ve sonra devam ediyorum). Hiçbir şey, eminim ölüm bile silemeyecek bu anıyı hafızamdan. Şu anda o gecenin her bir anı tek tek geçiyor aklımdan ardı ardına, ruhumun gözü önünden geçen yıldızlar gibi. Evet, baloya gitmek zorundaydın ama gitmedin, beni bekledin güzellik ve aşk timsali masum meleğim. Küçük odan şahane bir sessizliğe gömülmüştü. Dışarıda Paris gülüyordu, şarkılar söylüyordu, işitiyorduk; maskeler geçiyordu kahkahalar içinde. Büyük şölenin ortasında, biz kendi köşemize çekilmiş, bize özel tatlı bir kutlama yapıyorduk gölgelerin içine gizlenmiş. Paris’in sarhoşluğu sahteydi, oysa bizimki gerçek… Hayatını değiştiren o gizemli anı hiçbir zaman unutma meleğim. O 17 Şubat 1833 gecesi bir semboldü, sende gerçekleşen büyük ve ihtişamlı bir şeyin cisimleşmiş haliydi sanki. O gece kargaşayı, gürültüyü, göz kamaştıran sahtelikleri, kalabalığı dışarıda, uzakta bir yerlerde bırakıp gizemin, ıssızlığın ve aşkın içine attın kendini. O gece sekiz saat geçirdim yanında. Bu saatlerden her biri bir yıla bedeldi. Bu sekiz yıl boyunca, yüreğim hep seninle doluydu ve gördüğün gibi, bu yıllardan her biri bir asra dönüşse bile değiştiremeyecek hiçbir şey bu durumu.” (Victor Hugo, 17-18 Şubat 1841)

“Günaydın benim sevgili erkeklerim, bu sabah nasılsınız aşklarım? Biraz olsun uyuyabildiniz mi? (Hugo ve oğlunu kastediyor) Ben çok az ve çok kötü uyudum. Ne kadar rahatsız olduğunuzu düşünmekten gözüme uyku girmedi. Kapının açıldığını duyduğumu sanarak neredeyse saat başı uyandım. İlk kez gecenin bir vakti bana gelmeyeceğinden korktum ve gelmedin. Umarım seni kızdırdığım için değildir, benim zavallı sevgilim. Umarım gece biraz olsun uyuyabilmişsindir. Ah bir bilseydin sevgili Toto’m, seni tüm kalbimle, bedenimle seviyorum. Seni kelimenin tam anlamıyla seviyorum. Seni bu gece de görememek beni çok üzer, lütfen beş dakikalığına bile olsa uğramanın bir yolunu bul. Küçük meleğinle (oğlunu kastediyor) gecenizin nasıl geçtiği anlat. Seni beklerken çalışmaya ve seni sevmeye devam edeceğim. İyileş, kendini yorma ve lütfen sen de beni sev.” (Juliette Drouet, 3 Şubat 1836)

3. Stendhal (1783 – 1842) & Matilde Viscontini Dembowski (1790 – 1825)

4 Mart 1818 Stendhal’in hayatında yeni bir dönemin, kendi deyimiyle mükemmel bir müzikal temanın başlangıcıydı. Çünkü o tarihte Matilde Viscontini Dembowski’ye aşık olmuştu. Ne var ki, Stendhal’in aşkı karşılıksızdı. Matilde (Stendhal ona bu ismi takmıştı) milliyetçi hareketin önde gelen üyelerinden biriydi ve hayatını Avusturyalılar tarafından tutuklanarak Brno şehrindeki Spielberg kalesine gönderilen Carbonari önderlerinin serbest bırakılmasına adamıştı. Stendhal’in aşkıyla ilgilenmiyor, hatta onun bu konudaki ısrarını anlamıyordu. Belki de adının Fransız ajanı olabileceğinden kuşkulanılan biriyle anılmasını istemiyordu.

Stendhal-ve-Matilde-Viscontini-Dembowski-

Stendhal ve Matilde Viscontini Dembowski

Matilde’in giderek artan soğukluğunu bir türlü aşamayan Stendhal’in aklına son çare olarak ona olan aşkını ifade edecek bir kitap yazmak gelecekti. Stendhal’in 1819 yılında yazmaya başlayıp 1820’de ilk kopyasını tamamladığı ünlü deneme kitabı De l’Amour (Aşk Üzerine) işte böyle doğmuştu. Yazarın en önem verdiği eseridir, çünkü bu kitap aracılığıyla iç dünyasını gözler önüne sermiş, en mahrem duygularını büyük bir içtenlikle okurla paylaşmıştı. Stendhal’in bu kitaptaki tek amacı duygularını ifade etmek değildir; bir yandan da yaşadığı karşılıksız aşkı analiz etmeyi, bu yolla tutkusunu kontrol altına almayı, bir anlamda kendini iyileştirmeyi hedefler. Bu süreç Stendhal’i edebiyat tarihinde, hatta aşk psikolojisini inceleyen bilimsel çalışmalarda en çok atıfta bulunulan kavramlardan birine götürür: Kristalleşme.

Stendhal’e göre tutkulu aşkın doğuşu belirli aşamalara ayrılabilir. Birinci aşama, beğenme aşamasıdır. Bunu onu öpmek, onun tarafından öpülmek ne hoş olurdu türü düşüncelerin egemen olduğu umut etme aşaması izler. Bir sonraki aşama, aşkın doğuşu aşamasıdır. Sevilen kişiyi görmek, ona dokunmak ve onun tarafından sevildiğini hissetmekten daha büyük bir haz yoktur artık. İşte tam bu aşamada ilk kristalleşme başlar. Sevildiğinizi hissettiğiniz anda, sevdiğiniz insana olumlu özellikler atfetmeye başlarsınız; o mükemmeldir, kusursuzdur, hatta Tanrı’nın size bir armağanıdır. Stendhal’in bu sürece kristalleşme adını verme nedeni Salzburg’daki tuz yataklarına yaptığı bir ziyarettir.

Kitabını bitiren Stendhal, 1821’de İtalya’yı terk edecekti. Paris’e doğru yola çıkmadan birkaç gün önce, 7 Haziran’da, Matilde’yi ziyaret eder, bu Matilde’yi son görüşüydü. Matilde Dembowski 1 Mayıs 1825’te, yani Stendhal İtalya’yı terk ettikten dört yıl sonra, 35 yaşındayken hayata veda edecekti. Kitaplarının kenarlarına not almayı seven Stendhal, Aşk Üzerine’nin kendine ait kopyalarının birinin üzerine daha sonra şu notu düşecekti: “1 Mayıs 1825 – Yazarın öldüğü gün.” Hayatının sonuna kadar da Matilde’yi unutmayacak, onunla ilgili minik, çoğu zaman anlaşılması güç notlar yazmayı sürdürecekti.

“Çok mutsuzum, galiba gün geçtikçe sizi daha çok seviyorum. Sizse artık bana es­kiden gösterdiğiniz en basit dostluğu bile göstermiyorsunuz. Aşkımın son derece çarpıcı bir kanıtı var. Bu da sizinle birlikteyken içine düştü­ğüm, kendi kendime kızmama neden olan, ama bir türlü üstesinden gelemediğim sakar­lık. Salonunuza gelene kadar cesaretim yerinde, ama sizi görür görmez titremeye başlı­yorum. Sizi temin ederim ki başka hiçbir kadın uzun süredir bu duyguyu uyandırmadı bende. Öylesine mutsuz ediyor ki beni neredeyse artık sizi görmemek zorunda kalmayı ister oldum ve aldığım kararlara karşın her gün sizin evde bulunmamak için ihtiyatlı olmayı düşünmeye ihtiyacım var (…) Yarın gidiyorum. Sizi unutmaya çalışacağım eğer elimden gelirse, ama pek başaramıyorum, çünkü yine bu akşam da sizi görme isteğine karşı koyamadım. Bugün, bütün gün en büyük işim ihtiyatı elden bırakmadan sizi görebilme yolları­nı aramak oldu.” (4 Ekim 1818)

4. Halil Cibran (1883 – 1931) & May Ziyade (1886 – 1941)

May Ziyade, Filistin’de Arap Edebiyatı’ndaki ilk kadın yazarlarından. Denemeler yazar, bir süre gazete yöneticiliği yapar, aynı zamanda kadınların özgürlüğünün aktif savunucusudur. Çocukluğunda ailece Lübnan’a, oradan da Mısır’a göç etmek zorunda kalmıştır. Halil Cibran ise Lübnan doğumludur, on iki yaşında ailece önce Boston’a sonra New York’a yerleşir. May Ziyade, 1912’de Halil Cibran’ın Kırık Kanatlar adlı kitabını okur ve özellikle kitaptaki Selma Karami’den etkilenir ve Halil Cibran’a mektup yazar. Uzun bir bekleyişten sonra Cibran’dan yanıt gelir. İşte o günden, Cibran’ın öldüğü 1931 yılına dek tam on dokuz yıl boyunca aralıksız sürecek olan mektuplaşmalar başlar. Edebi ve felsefi görüşlerin paylaşıldığı entelektüel sohbetler içeren bu mektuplaşmalar, giderek derin bir tutkuya ve aşka dönüşür. Uzun yıllar görmeden, sesini duymadan, mektuplarıyla hayatını dolduran Cibran’ın ölümünden sonra intihara bile kalkışır. Bu girişiminin ardından yakınları onu Mısır’dan alıp Lübnan’a götürür. Bir süre akıl hastanesinde kalır. 1941 yılında Kahire’de ölür.

Halil-Cibran-ve-May-Ziyade-

Halil Cibran ve May Ziyade

”Sana karşı taşmalarım ne demek bu? Bütün bunlarla ne demek istediğimi gerçekten bilmiyorum. Ama senin sevdiğim olduğunu ve sevgiye saygı duyduğunu biliyorum… Bu düşünceleri sana itiraf etmeye nasıl cesaret edebiliyorum? Böyle yaparak onları yitiriyorum. Yine de bunu yapmaya cesaret ediyorum. Tanrıya şükürler olsun ki, bunları söylemeyip yazıyorum, çünkü şimdi şu anda burada olsan, hemen geri çekilip uzunca bir süre senden kaçarım ve söylediklerimi unutuncaya kadar da beni görmene izin vermem.” (May Ziyade)

“May, aşkı bir amaç olarak görürüz, bir sona ulaşmada bir araç olarak değil. Sen bende yaşıyorsun ve ben sende, bunu sen de biliyorsun, ben de. Tüm insanlar içinde ruhuma en yakın olanı, yüreğime en yakın olanı sensin, ruhlarımız ve yüreklerimiz asla kavga etmez. Sadece düşüncelerimiz kavga eder. Bana aşktan korktuğunu söylüyorsun, neden küçüğüm? Güneş ışığından korkuyor musun? Denizin gelgitinden korkuyor musun? Günün doğuşundan korkuyor musun? Baharın gelişinden korkuyor musun? Aşktan neden korktuğunu merak ediyorum. Sıradan bir aşkın beni memnun etmeyeceği gibi senin de sıradan bir aşktan hoşlanmayacağını biliyorum. Sen ve ben ruhtaki duyguları sınırlamakla asla doyuma ulaşamayız. Daha çoğunu istiyoruz biz, her şeyi istiyoruz. Ah May, aşktan korkma, aşktan korkma, gönül dostum. Acıdan, perişanlıktan, arzudan yana ne getirirse getirsin, ne kadar karmaşık ve şaşkın olursa olsun kendimizi ona teslim etmeliyiz.” (Halil Cibran)

5. Rainer Maria Rilke (1875 – 1926) & Lou Andreas-Salomé (1861 – 1937)

Lou Andreas Salome 1861 yılında St. Petersburg’da doğdu. Louise, Lou’nun gerçek adı. Salomé ailesi, başta baba Gustave Salomé olmak üzere önce Louise’in Rusça versiyonu olan Lyoyla’yı kullanmışlar, sonra zaman içinde Lyoyla, Lou’ya dönüşmüş. Zürih’te teoloji, felsefe ve sanat tarihi okur.

Rainer-Maria-Rilke-ve-Lou-Andreas-Salome

Rainer Maria Rilke ve Lou Andreas-Salomé

Ciddi bir sağlık sorunu nedeniyle 21 yaşındayken, annesi onu ılıman havası nedeniyle Roma’ya götürür. Yazar Malwida von Meysenbug annesinin arkadaşı olduğu için Roma’daki evine yerleşirler. Malwida bir devrimciydi ve ünlü iki filozof Nietzsche ve Paul Ree ile yakın arkadaştı. Ree, Malwida’nın evine geldiğinde Lou’yla tanıştı ve ilişkileri kısa sürede tek taraflı bir aşka dönüştü. Ree ona evlenme teklif etti, ama Salomé arkadaş kalmayı tercih etti. 1882 yılının Mayıs ayında tanıştığı Nietzsche’nin de aklını başından aldı, fakat hiçbir zaman onunla da beraber olmadı. Hatta Nietzsche’nin kadınlardan nefret etme sebebi olarak gösterildi. Nietszche’ye çok büyük acılar çektiren bu tek taraflı aşk hikayesi, Irvin Yalom’un Nietzsche Ağladığında ve Lance Olsen’in Nietzsche’nin Öpücükleri adlı romanlarına konu oldu. Aşkın karşı cinse yönelik bir taşma hali olmadığını söyleyen Lou’ya göre, erotik sevgi halindeyken insan partneriyle değil, bizatihi kendisiyle doludur, partnerine değil kendisine sarılır, onunla bir olur. Ona göre aşk, kendi ölümü için uğraşır, sadakati reddeder, ama özgürlüğe de engel olur. Evlilik, sevginin katilidir. Ona göre arkadaşlık, sevgiye ve daha da kötüsü cinselliğe dönüşerek yok olma riskinden korunmalıdır. Lou, 1887 yılında evliliğe karşı olduğunu söylemesine rağmen, Doğu tarihi ile ilgili çalışmaları olan Friedrich Carl Andreas’ın evlilik teklifine evet der, ama birlikte olmaz. Bu evlilik sırasında kocasının bilgisi dahilinde flörtlerine devam eder. Bunlar arasında Rainer Maria Rilke ve Sigmund Freud da vardır.

Onca flörtüne rağmen ilk cinsel birlikteliğini Rilke ile yaşadığı söylenir. Onları yazar Jakob Wassermann tanıştırır. Rilke 21, Salomé 34 yaşındadır. Büyük Alman lirik şairi Rilke’yi büyüler ve ömür boyu unutamadığı aşkı olur, fakat Rilke ile de evlenmez.
Alman şairi Rilke’nin ömür boyu unutamadığı aşkı Lou Andreas-Salomé için “Herşeye kayıtsızca güvenen ve korku nedir bilmeyen bir sevecen olan, sıradışı bir kadındır.” der. Rilke en güzel şiirlerini onun için yazar.

Bir Tek Sensin, Sen

Geceleri ağlayarak
yattığımı söyleyemediğim sen,
özü beni bir beşik kadar yoran.
benim yüzümden uyumadığını
bana söylemeyen sen:
bu hasreti gidermezsek
nice olur halimiz?

Sevenlere bir baksana,
itiraf etmeye başlar başlamaz
nasıl da yalan söylerler.

Sensin yalnızlığımın tek sebebi, tek seni karıştırabilirim.
bir süre sensin o, sonra yine uğultu
ya da iz bırakmayan bir koku.
ah, kaybettim hepsini kollarımda,
bir tek sensin, sen, tekrar tekrar doğan:
sana hiç bir zaman sarılamadığımdan, vazgeçemiyorum senden.
(Çeviren: Gülbahar Kültür)

Salomé de Rilke’ye şu dizeleri yazmıştır:

Kıyamete kadar olmak, düşünmek yaşamak
Tut beni sımsıkı kollarında!
Verecek başka bir mutluluğun yoksa
Acılarını ver bana..

Sigmund Freud hayran olduğu Salomé için şöyle der: “Korkunç bir zeka… Onun yanına yaklaşan herkes, varlığının samimiyetinden ve uyumundan çok güçlü bir biçimde etkilenirdi; kadınlara özgü zaafların hiçbirinin hatta insani zaafların bile çoğunun onda bulunmadığını, yaşamı boyunca bunları aşmış olduğunu fark ederdi.”

“O zaman da hissetmiştim, bugün de biliyorum ki, seni kuşatan o sonsuz gerçek, o son derece iyi, büyük ve üretici dönemin en önemli olayıydı. Beni yüz yerimden aynı anda kavrayan o değiştirici yaşantı, senin varlığının büyük gerçeğinden doğuyordu. Daha önce, o aranan durumsayışlarım sırasında, hiç o kadar duymamıştım hayatı, o kadar inanmamıştım şimdiye, geleceği o kadar tanımamıştım. Sen bütün kuşkuların tam karşıtıydın; dokunduğun, uzandığın ve gördüğün her şeyin var olduğuna tanıklık edendin. Dünya bulutlu görünüşünden sıyrıldı, zavallı ilk şiirlerimin belirli özelliği olan o birlikte akış ve çözülüşten kurtuldum; nesneler doğdular, yavaş yavaş ve güçlükle öğrendim her şeyin ne denli yalın olduğunu; ve olgunlaştım, yalın şeyler söylemeyi öğrendim. Bütün bunlar, kendimi şekilsizlik içinde yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğum bir sırada seni tanımak mutluluğuna erdiğim için oldu.” (Rilke)

6. Paul Celan (1920 – 1970) & Ingeborg Bachmann (1926 – 1973)

Malina’nın yazarı Ingeborg Bachmann 1948’de felsefe doktorası yaptığı sırada Viyana’da bir edebiyat kongresinde Paul Celan’la tanışır. Biri Viyana’da, diğeri Paris’te uzaktan sözcüklerle ender de olsa yaşadıkları birkaç günlük birlikteliklerin dışında aşkları mektuplarla devam eder. Garip bir tesadüf, Bachmann’ın ailesi Avusturya Nazi Partisi ile yakın ilişki içindeyken Celan’ın Nazi zulmünde, annesini, sonra babasını ölüm kamplarında kaybeden biriydi. Paul Celan, savaş sonrası Alman dilinde yazan yegane Yahudi şair olarak edebiyat çevresinde hep bir mesafeyle uğraşır hale gelir. Bunun onda yarattığı düş kırıklığı Ingeborg’la olan ilişkisini de olumsuz etkiler çoğu zaman, ayrılırlar. Zaten aşklarının hayli gelgitli olduğu söylenebilir. Corona şiirini Ingeborg için yazmıştır:

Paul-Celan-ve-Ingeborg-Bachmann

Paul Celan ve Ingeborg Bachmann

Güz kendi yaprağını yiyor elimden: biz iki dostuz.
Zamanı ceviz kabuklarından ayıklayıp yürümeyi öğretiyoruz ona:
Zamansa dönüyor kabuğuna.

Aynada pazar,
Düşte uyunan uyku,
Ağızsa gerçeği söylemede.

Gözüm bir sevgilinin cinselliğine teşne:
Öyle bakışıyoruz,
Karanlık sözler ediyoruz birbirimize,
Haşhaş ve bellek gibi seviyoruz birbirimizi,
Uyuyoruz şarap gibi midye kabuğunda,
Bir deniz gibi ayın kanlı ışığında.

Penceredeyiz sarmaş dolaş,kendimizi seyrediyoruz sokaktan:
Vakit erişti, herkesler bilsin bunu!
Artık çiçek açma zamanıdır taşın,
Yüreğinse tedirginlik zamanı.
Zamanıdır, zamanı gelmenin.

Artık zamanıdır.

(Çeviren: Sevil Eryaşar)

Celan, beklenmedik bir şekilde Paris’te ünlü bir aktrist ile evlenir ve iki çocuğu olur. Ingeborg ise, İsviçreli bir yazarla evlenir. Ancak Paul’u tekrar birlikte olmaya çağırır. Paul, eşi ve çocuklarını bırakmayı göze alamaz, ama onunla uzak mesafede olmasına rağmen ara ara görüşmeye devam eder. Paul Celan’ı, bu garip aşk ve haksız bir şekilde edebiyat dünyasında intihal ile suçlanması çıldırtır. Üstelik sevgilisini ona bu konuda destek vermemekle de suçlar. Ölümüne kadar kurtulamadığı sinir krizleri nedeniyle zaman zaman psikiyatri kliniklerinde tedavi görür. Bu arada Ingeborg eşinden ayrılır. Celan’ın eşi aralarındaki ilişkiye hoşgörüyle yaklaşır, ama 1967’de Paul Celan’ı terk eder, 3 yıl sonra Paul Celan Seine Nehri’nin sularına bırakır kendini. Ingeborg ise, üç yıl sonra yalnız yaşadığı Roma’daki dairesinde uyuşturucu hapları eşliğinde içtiği sigara nedeniyle çıkan yangında kaybeder hayatını. İlknur Özdemir’in çevirisiyle yayınlanan Kalp Zamanı’nda her biri şiir niteliğindeki mektuplar, çağımızın bu iki büyük şairi arasında büyük, uzun, derin ve tutkulu aşkı anlatır.

“Biliyor musun, aslında en kötü olduğumuz saatlerde, birbirimize düşman olduğumuz anlarda bile, her şeye rağmen birlikte çok mutluyduk. Neden artık zaman zaman senin aleyhine çalışan çılgın, şaşkın ve çelişkilerle dolu kalbimle tekrar sana gelmek istediğimi hissedemiyorsun? Seni seviyorum ve seni sevmek istemiyorum, her şey çok fazla ve ağır; ama her şeyden önce seviyorum işte seni..” (Viyana Haziran 1951, Ingeborg)

“Sevgili Ingeborg,
Biliyorsun: İnsan önemli kararlarını hep tek başına almalıdır. Paris’i mi yoksa Amerika’yı mı seçmen gerektiğini bana sorduğun o mektubunu aldığımda buraya gelseydin ne kadar sevineceğimi sana söylemek isterdim. Bunu neden yapmadığımı anlayabiliyor musun Ingeborg? Benim yaşadığım kentte yaşamanın senin için biraz (yani, birazdan daha fazla) anlamı olsaydı bana akıl sormazdın diye düşündüm, tam tersine. Ne kadar yakınımda ya da uzağımdasın Ingeborg? Bana söyle ki seni şimdi öperken gözlerini kapayıp kapamadığını bileyim.” (Paris, 20 Ağustos 1949, Paul Celan)

7. Pierre Abélard (1079 – 1142) & Heloïse (1101 – 1164)

Filozof ve şair Pierre Abélard ile öğrencisi Heloïse arasındaki dramatik aşk Fransa’da 11. yy’da geçiyor. Abélard felsefe dersi verir, 1116 yılında Heloïse ile bu nedenle tanışır. Abélard 37, Heloïse 15 yaşındadır. Ders yerini aşka bırakır. Annesi öldükten sonra Heloïse’i yanına alan ve onun eğitimini üstlenen dayısı Fulbert bu durumdan haberdar olunca ayrılırlar, ama Heloïse hamiledir, gizlice evlenirler ve bir oğulları olur. Heloïse evlenmeden hamile kaldığı için toplum tarafından dışlanır, bu nedenle Abélard onu bir manastıra götürür. Heloïse’nin dayısı onları asla rahat bırakmaz ve Abélard’ı hadım ettirir. Bu durum karşısında Abelard da kendini dine adar ve küçük bir manastır kurar ve adını Sığınak koyar. Burada yoksulluk içinde yaşar.

Pierre-Abelard-ve-Heloise

Pierre Abelard ve Heloise

Daha sonra Aziz Gildas manastırından gelen çağrıyı kabul eder ve buraya gider. Bu sırada Heloïse ve onunla birlikte birkaç rahibe de Argenteuil Manastırı’ndan kovulmuşlardı. Abélard onlara Sığınak’a yerleşmelerini önerir. İki sevgilinin mektuplaşmaları işte bu sırada olur. Abélard 1142 yılında 63 yaşında kendini bağışlatmak için Papa’ya giderken yolda ölür ve Sığınak Manastırı’na defnedilir. Heloïse ise sevgilisinden 22 yıl sonra Sığınak’ta yine 63 yaşında ölür. 1817’de Abélard ve Heloïse’nin mezarları Paris’teki Pére Lachaise Mezarlığı’nda bir anıt mezarda birleştirilir. Filozof ve şair Pierre Abélard ve öğrencisi, sevgilisi, eşi Heloïse arasında Latince yazılmış bu mektuplardan ve ikisinin hayat hikayelerinden İngiliz yazar Ronald Duncan, Abélard ve Heloïse: Mektuplar adıyla Türkçe’ye de çevrilen oyunu yazar.

Ayrılık, sevdanın türbesidir derler.
Derler ki, uzun ayrılıklarda ölür gidermiş sevdanın sıcaklığı.
Madem öyle, neden azalmadı aşkımız, bir nebze bile ?
(Abelard)

Elin… Elin değmiş bu mektuba.
Teşekkür ederim; bana yazmamışsın ama..
Elbette tanıdım yazını; değişmemiş hiç.
Değişen bir şey olmadı zaten, acı bile aynı acı.
Bana gönderilmemiş ama, mektubu ben okudum
Utanmadım, kimseye de ihanet etmedim.
Suskun geçen bunca yıldan sonra, hesap verecek değildim.
Şimdi de vermeyeceğim.
Elin değmiş bu mektuba!
Aşık olduğum elin. O aşka susamışım.
Hakkım var o elin yazdığı mektubu açmaya
(Heloïse)

8. Vladimir Vladimiroviç Mayakovski (1893 – 1930) & Liliya Yurevna Brik (1891 – 1978)

Louis Aragon’un biricik aşkı Elsa Triolet, Liliya’nın kız kardeşidir. Mayakovski’yi Temmuz 1915’te, bir akşam, Brikler’in evine Elsa getirir. Liliya da, kocası da Mayakovski’yi tanırlar ama şiirini pek sevmezler. Lili kardeşine “Sakın şiir okumasını isteme ondan” der. Ama Elsa dayanamaz, ister. Ayağa kalkıp kapının pervazına yaslanan uzun boylu delikanlı, görkemli bir aktör edasıyla, (kendi deyimiyle böğürerek), o güne kadar hiç duyulmamış imgelerle örülü şiirini okumaya başlayınca, Liliya ve Mayakovski için aşk kaçınılmaz olmuştur.

mayakovski

mayakovski ve liliya brik

Pablo Neruda’nın “Rus avangardın esin kaynağı” dediği Liliya Brik, Mayakovski’nin ölümünden sonra kendisine yazdığı mektupları derleyerek bir kitap haline getirmiş; mektuplara yazdığı önsözde şöyle der: “1915’ten ölümüne dek, tam on beş yıl ortak oldum Vladimir Mayakovski’nin yaşamına. Ossip Brik ilk kocamdı. Kendisini on üç yaşında, ilk devrim sırasında, yani 1905’te tanımıştım. Lisemdeki siyasal iktisat dersini yönetmekteydi. 1912’de evlendik. Mayakovski’yle seviştiğimizi söylediğim zaman, üçümüz oturup birbirimizden ayrılmamaya karar verdik. Mayakovski’yle (Ossip) Brik daha o zaman ortaklaşa bir edebiyat çalışmasıyla, ortaklaşa fikirlerin yarattığı bağla çok yakın dosttular. Böylece hem iç hem dış dünyamızda bir arada yaşadık.”

Nazım Hikmet’in de etkilendiği şairler arasında yer alan Rus fütürist şair Mayakovski, Liliya’ya mektuplarında “Sevgili Lili, Liliçka, Lilik, Lilinka, Linoçeka, Lillonok, Lillonoçek, Lilek, Liliatik” diye hitap etti. Ve her seferinde “Senin köpeğin” anlamında “Çen, Çenik, Çeniatik, Çenionok” diye imzaladı. “Kedicik” diye sevdiği Lili’ye aşkla bağlandıktan hemen sonra yazdığı ve ona adadığı uzun şiir Omurganın Flütü, Seviyorum ve daha birçok şiir bu aşkın ölümsüz tanıklarıdır.

Omurganın Flütü

Gelin gitmiş olsan da denizaşırı,
saklanmış olsan da gecenin inlerine,
Londra’nın sislerinde seni bulacaktır öpücüklerim yine
sokak lambalarının ateşten dudaklarıyla.
Aslanların nöbet tuttuğu
yakıp kavuran çöle yaysan da kervanlarını,
senin için
rüzgarın yırttığı kumun altına
sereceğim yanağımın yanan Sahra’sını
Dudaklarına bir gülüş yerleştirsen,
baksan da-
ne yakışıklı boğa güreşçisi!
Bir anda
kıskançlık salacağım kulübelere,
boğa gözlerimde bir ölüm sisi
(Çeviren: Sait Maden)

Mayakovski 14 Nisan 1930’da, 37 yaşında Moskova’da bir apartman dairesinde intihar ettiğinde, ki ölürken bile hala Liliya’ya aşıktır, yanıbaşında ona yazdığı son mektup bulunmuştur, karı koca Brik’ler Londra’dadır. Bazı kaynaklar, Mayakovski’nin Liliya’ya olan saplantılı tutkusu ve karşılıksız aşkı nedeniyle düş kırıklığı içerisinde intihar ettiğini iddia etmektedirler. Liliya Brik bu iddiayı reddeder ve Mayakovski’yi daha önce iki kez intihardan kurtardığını söyler. Mayakovski’nin bu nedenle intihar etmediğini savunur, ne gariptir ki Liliya da yıllar sonra 87 yaşında intihar eder.

“Sevdiğim, Sevgili Lilionok,
Bundan böyle sana geceleyin mektup yazmayı ya da seninle ilgili şeyler yapmayı kesin olarak yasakladım kendime. O saatlerde hep azıcık çılgın oluyorum çünkü. Senden aldığım iki satırlık mektuptan sonra, bende bir gevşeme belirdi, şimdi artık oturup sakin sakin yazabilirim sana ve yazmak da istiyorum. Buluşmalarımız sırasında, kafam benim değil sanki, kendi kendimden tiksiniyorum.. Ayrıca, bunun bana zarar verdiğini de biliyorum.. Bu durumda hiçbir işe yaramadığımı, kimseye yararım dokunmadığını anlıyorsun sanırım. Korkma yavrum bir daha öyle olmayacağım. Eğer öyleysem, senin o minik gözlerine görünmemeye çalışacağım. Bir şey daha var: Senden zorla sevgi dolu sözcükler koparmaya çalışırsam, sakın korkma benim minik güneşim. Onları özellikle ben dertlenmeyeyim diye yazdığını biliyorum. Onlara dayanarak hayal kurmuyor, senin yönünden herhangi bir bağlanma uydurmuyor, onlar aracılığıyla bir sonuca varmayı ummuyorum. Üzme kendini, rahatına bak. Günün birinde beni yine bütün sözleşmelerin dışında, bütün o garipliklerimden arınmış olarak beğenirsin belki. Başın üstüne yemin ederim ki, bütün kıskançlıklarıma rağmen, onlarla birlikte, şen ve esen olduğunu öğrendiğim zaman büyük bir mutluluk duyuyorum. Bu mektuplardan ötürü fazla azarlama beni… Seni ve küçük kuşları öperim… Senin ÇEN’in… (Mayakovski)”
(Moskova, Ocak ortası, 1923)

 

 

 

 

Kaynak:leblebitozu.com

YORUM YOK

CEVAPLA